4.30.2012

Pointy pool


Albion Dağlarına mistik ve demli bir çay
kıvamında bakan Toronto'nun herhangi bir toprak
damında...

Mistik bir Kanadalı kadın sisli yolda arabanızın penceresinde belirdiğinde korkacağınızı sanırsınız. Oysa insan en çok türdeşlerinden korkar. Kendi zekasına duyduğu hayranlıktan gözleri kamaşır ve böyle bir zekaya sahip yaratıktan her türlü kötülüğü beklemeye başlar. Çünkü böyle hayranlık verici bir organ ve bu organdaki nörokimyasal olaylar, yönettikleri organizmaları eşsiz silahlara da çevirme gücüne sahiptir.


Dil'in iktidarla ilişkisini çeşitli filozoflardan falan okuyabilirsiniz. Pontypool'daki dil, medyanın, günlük hayatta 'çarpıtmak' olarak nitelendirdiğimiz, olanları iktidarın istediği bir dille aktarma görevindeki aracı kurumdur. Buna göre bir medya kuruluşundan başlayarak, dil yozlaşmıştır. Dil'i yozlaştıran da hekimler, mühendisler gibi, düzeni ayakta tutacak olan unsurlardır. Medya ise herşeye karşın bunları, düzenin elemanlarını ve yöntemlerini tümleşik tutan bir zımbırtıdır. Filmin sonunda verilen mesaj da gayet açık aslında, eğer gerçekten varsa tabii: Medyacılar dili ve düzeni değiştirecek güce sahiptirler. Bu bilinmeyen birşey değil. İnsanın bilmediği şey burda kendisidir.
Dikkatli bakınca Bennu Yıldırımlar'ı andıran bu apla, stereotiplere çizik atan hicve örnek bir karakteri canlandırmakta.

Viral etmenler ancak 20.yy.'da bilinir oldular. 20.yy.'ın sonlarında da bilgisayar teknolojisi içinde yer alan bazı kılıfsız yazılımlara virüs denmeye başlandı. Bu "virüs" kelimesine ad aktarması yapılırken, aradaki şaşırtıcı benzerlik gözönünde bulundurulmuş olmalı. Buna göre sistem tarafından tanınmayan bir organizma (yazılım), sistemde bir yere yerleşerek doğal akışı bozmaktadır. Yerleştikleri yerden tıbbi müdahaleyle (karşı yazılımlarla) atılamazlarsa sisteme ciddi zararlar verirler. Pontypool filmi ise, eksenine bir distopik soru alıyor: Eğer günlük toplumsal hayatı yaşamamızı sağlayan dil virüs kaparsa ne olur?

Günlük hayatta çok dikkat çekmeyen kelimeler virüs yayıyor olsalardı hayatımız tehlikede olabilirmiş. Sadece kelimelerle doyabilen "zombilere" dönüşebilirmişiz. (Burada zombi kelimesi dilimizde herşeye kullanılır olsa da "undead" kelimesi gibi, İngilizce gibi batı kökenli dillerde, Ortaçağ'dan kalma başka bazı kavramlar da bulunmakta ve durumu daha iyi açıklamaktadır. Güzel Türkçemizde ise yalnızca yakıştırmaları mevcuttur.)

Ütopyaların ve distopyaların vazgeçilmez unsurlarından biri de dildir. Neredeyse tamamında dil toplumlar arasında ya ortaktır, ya da toplumlar arasında ortak bir dil vardır. Bu durum anlatım kolaylığının yanısıra küreselleşmiş bir dünyaya işaret eder. Hemen, fantastik/ütopik/distopik bir romanı hatırlayın ve konuşulan dilin ortak olup olmadığını bana bildirin isterseniz. Bunun nedenleri farklı yerlerde farklı argümanlarla tartışılabilir. Ama kullanılan dilin aslında iktidar sahiplerini simgelediğini göreceksiniz. Sevdiğim bir roman olan Yerdeniz septolojisinde* Büyük Liman'ın (Havnor'un) dili konuşulur. Birçok Karg bile bu dili bilmektedir. Buna "anlatım kolaylığı" deyip geçmek benim adıma çok ikna edici bir gerekçe değildir. Konuyla ilgili olarak Ursula'nın diğer kitaplarını da biraz karıştırırsanız dilin aslında topluluktaki bireylerin kendi arasında anlaşması için değil, "egemenlerin" bireylerin ne konuştuğunu anlayabilmesi için var olduğu hipotezini üretebilirsiniz.
Herkeş mi dönüşür...

Pontypool'da, karlı bir Kanada akşamında, önünüze çıkan bir "kelime yiyen"le vereceğiniz sınav da tartışılıyor. Dürüst olmak gerekirse bunun arkasında ciddi bir medya eleştirisi olduğunu hâlâ düşünemem. Ama gözönünde bulundurduğum şey de iktidar eleştirisinin yerinin ya da vatanının olmayacağıdır. Öyle ki kelime yiyenlerle baş etmenin tek yolunun kelimeleri anlamlarından arındırarak söylemenin şiirsel olduğu kadar iyi bir de eleştiri olduğunu söylemek mümkün. Günlük hayatta, genelde yetersiz dağarcığa sahip olduğumuz için söylemeyi tercih ettiğimiz "kelimeye takılma!" lafı bir yandan önemli bir gerçeği de ihtiva ediyor. Kelimeleri gerçek anlamlarıyla kullanmaya çalışmamız kendimizi topluma kanıtlama ihtiyacımızdan başka hiçbirşeyi karşılayamaz. Dil sorununu en çok, örneğin ülkemizde, mahkemelerde ve meclis'te yaşıyoruz. Mahkemeler ve meclis, üniter ve seküler devletin sahip olduğu iktidarın üç ayağından ikisini oluşturur. Böyleyken toplumsal sorunların dil üzerinden yaşanması hiç de acayip görünmüyor.

Kelimeleri anlamlarından arındırmak, film için ne kadar zekice ve benim için şiirsel görünürse görünsün, bir tıkanıklığa da neden oluyor. Herkese anlamsız gelecek söz öbekleri, iktidar açısından kötü bir durum olabilir ancak bu durumun filmde yeralış biçimi ufak bir parça ketçaptan ileri gitmiyor. Amerikan etkisiyle medya eleştirisinin en ciddi örneklerinden birisi Oliver Stone'un Natural born killers'ıydı. Peki politik olarak sık sık gitgeller yaşayan bir adamın hangi dediğine inanmalı mıyız? Kahraman Amerikan itfaiyecilerini yaşama hakkına sahip yegane insanlar olarak gösterişine mi yoksa medya eleştirisine mi? Burda benim kanaatim Stone'un bir Spielberg politikliği gösteremiyor olması, yine de yaptığı medya eleştirisinin, ne denli yüzeysel olursa olsun, görmezden gelinemeyeceğidir. Pontypool filminde ise medya eleştirisi direk es geçiliyor ve "akıcı" bir hikayenin içinde ketçap olarak kalıyor.
Aldanmamak gerek o çakır gözlere. Onlar ne anasının gözü bir mana taşırlar.

Filmin belki de tek beğenebildiğim yanı stereotipleri altüst edebilmiş olması. Yani yine Hollywood diliyle ancak stereotipsiz biçimde filmi tamamlamış Bruce McDonald. Yani demem o ki sarışın kafaları havada uçuşmuyor, zenciler en başta ölmüyor, ateistler hayatta kalıyor, ki bu alternatif dil bile başlıbaşlına üstüne konuşulabilecek bir durum.

Film sakin bir akşamda başlıyor ve senaryonun ritmi sonlara doğru kaçıyor. Bu kötü görünebilir ama bence bu ritmsizlik şiirsel açıdan daha güzel duruyor. Karakterler de mekan da gittikçe zıtlıklarla dolup taşıyor, diyaloglar kısır döngülere giriyor, ve fakat film bir türlü sonlanmıyor. Sırf bu yüzden bile geriliyor aslında insan.

Bir yandan da bu kadar yazdığım şey bana boş geliyor çünkü birkaç parlak zekalı Kanadalı amca bir fikir bulmuş ve bundan bir macera filmi çıkarmış. Bu kadar çene yoracak birşey de yok yani aslında. Bence oturun bir izleyin.







*Yedileme

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Yeni şeyler Anasayfa Eski Şeyler
Yedinci Darbe Film Ekibi